Drop

Drop Down MenusCSS Drop Down MenuPure CSS Dropdown Menu

Akan Pano


widgets

Ekmek İsraf Etmeyin

Tüketici Hakem Heyeti Kararı Nasıl İcraya Konulur Yeni Tüketici Kanunu ve Uygulamaları İle Neler Değişti Tüketici Davalarında Belirsiz Alacak Meselesi Bıktıran SMS Reklamlarını Şikayet Edebilirsiniz Bizi Facebook ve Twitter'dan Takip Edebilirsiniz Bize Yazın Cevap Verelim

24 Ocak 2011 Pazartesi

Yargımızın hali pürmelâli! Sizin mahkeme, bizim mahkeme... Sizin hakim, bizim hakim... Bozma mı istersin, onama mı istersin?

Tepkiler:  


Yargıdaki derin meseleyi enine boyuna irdelemeye çalışalım biraz...
Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar 88 yıl geçti. Şahsen kendimi bildim bileli yargıda ki hantal ve derin yapı her zaman dile getirilmiştir. Çeşitli platformlarda bu konu üzerine konuşmalar yapılmış, pragmatik olmayan çözüm önerileri getirilmiştir. Ama bu çözüm önerileri konuşmadan öteye gidememiştir.
Bu meseleyi aslında birkaç başlık altında ele almak gerekir.

 
Şöyleki; yargının temel sorunlarında ki nedenler, yargıdaki derin yapı ve ideolojik görüşün hakim olduğu nihai kararlar...

Bugün mahkemelerin fiziki yapısı ve teknik alt yapı donanımında cumhuriyet tarihimizin en iyi yapılaşması yapılmaktadır. Gerek bina yapımı ve elektronik alt yapının inşa edilmesi. Hangi ideolojik görüşten olursak olalım bu yapılan çalışmaları görmezden gelemeyiz. Çünkü bu yadsınamaz bir gerçektir. Ancak üst derece mahkemelerindeki hakim ve personel kadrosunun yeterli olduğu söylenemez. Peki, bu sorun bugün mü ortaya çıktı? Kesinlikle hayır. Bunun bugünün meselesi olmadığı da herkesçe bilinmektedir.

Açık bir dille konuşmak lazım; Üst derece mahkemelerimizin hâkim üye sayılarının önceki durumlarını işaret etmek gerekirse Anayasa mahkemesinin hâkim üye sayısı, Yargıtay dava dairelerinin sayısı ile hâkim üye sayısı, Hâkimler savcılar kurulunun yapısı ( ! ) ve Danıştayın kararları... Bugün yargımızın içinde bulunduğu durumun nasıl bir hantal ve ideolojik yapılanmanın eseri olduğunu açık olarak göstermektedir.

Neyse ki Anayasa Mahkemesi ile Hâkimler Savcılar Kurulunun üye sayısında referandum oylaması sonucu ile yapılan değişiklik bir takım olumlu gelişmelerede işaret etmektedir.

Siyasi iktidarlar süre gelen bir anlayışla bu işe cesaretle bir neşter atmayı düşünmemişlerdi daha düne kadar. Ve hatta kendi siyasi düşüncelerindeki kadronun işbaşında bulunması dolayısıyla arka bahçelerinin rahatı ve derin yapısınıda bozmak istememişlerdir.

Bir çok yargı kararlarındaki garabetler hepimizin malûmudur. Örneğin; Cumhurbaşkanlığı seçimindeki 367 karar sayısı ve başörtüsü meselesindeki TBMM de 411 milletvekilinin el kaldırdığı ve kabul ettiği mesele. Bu örnekler çoğaltılabilir tabi. 

Hele birde sigara yasağının kaldırılması için Danıştaya yasanın iptali için yapılan başvuruyu Danıştay’ın, Anayasa Mahkemesine götürmesi ise üzerinde çok düşünülmesi gereken bir durumdur.  Neyse ki Anayasa Mahkemesi bu yapılan başvuruyu reddetti...

Darbelerin demokrasiye ve cumhuriyetin işlevsel kurumlarına verdiği tahribat ve buna bağlı olarak hegemonik kurumsal bir derin yapılaşmanın da temelini atmıştır. Bu yapılanma diğer bir jüroktokrasik derin yapılaşmanında oluşumunu sağlamıştır!..

Netice itibariyle devlet yapısı içinde ayrı bir güç, perde arkasında ülkenin iç huzurunu bozacak kargaşa yaratacak provakatif bir takım eylemler yapmıştır. Ve bu derin güç akla hayale gelmedik yöntemlerle faili meçhûl olayların, cinayetlerin olduğu  ülkemizde kaotik bir ortamın yaratılmasına yıllarca hep sebep olmuştur. Önlenemez bu durum ülke ekonomisinde her beş yılda bir ekonomik çöküntüye neden olmuş alt tabaka iyice fakirleşmiş, kaymak tabaka ise olağanüstü zenginleşmiştir. Bunların kimler olduğunuda çok iyi biliyoruz!

Yine buna bağlı olarak 28 şubat olaylarının hazırlanışı ve uygulanışı neticesinde 1997 yılından itibaren siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar baş göstermiş ve yine bunun neticesinde balans ayarcılarının (!) emekli olmasıyla ekonominin lokomotifi sayılan bankaların en tepe yönetimlerine bu kişiler yönetici olarak getirilmiştir. Ne hazindir ki bu zevat tarafından yönetilen bankalar 2000 yılından itibaren bir bir zincirleme şekilde batmış veya (batırılmış) ülkemiz hazinesinden yaklaşık olarak 52 milyarımız buharlaşıp gitmiştir. Tabi bunun faturasınıda yine bu millet ödemiştir...  
Bu hegemonik yapı kendi ideolojik düşüncelerine sahip iktidarın ülke yönetimine gelmesi konusunda da yoğun çaba göstermiştir. Hatta kendi belirledikleri adayların seçimlere katılıp milletvekili ve oradanda bakan bile olmasını sağlamıştır. Bunların kim olduğunu söylemeye gerek yok. Çünkü bunlar bugün hepsi siyasi mefta oldular... 

Arada geçen zaman çok uzun sürmemiştir. Bu domino yapı bir taşın çekilmesi ile yıkılmış ve iktidar çökmüştü. Ve yine o günlerde devlet kurumlarının üst tepe noktalarında bulunan yetkin kişilerin fellik fellik dolanıp o günkü iktidarın Başbakanı Bülent Ecevit’i düşürmek için yoğun çalışmalar yaptığıda bilinmektedir! Başkentimizin meşhur hastahanelerinin  birinde...
Bu faaliyetlere ilişkin olarak 28 şubatın mimarlarına büyük salonlarda birifingler verildiği de hafızalarımızda halen tazeleğini korumaktadır. İşin en garip tarafı 367 garabetinin mimarı ve bazı yargı kurumlarının  tepesindeki isimlerin de orada bulunması tesadüf olmasa gerek... Koruyucu yargı kalkanı bu balans ayarcılarının yargılanmasını engellemiş ve bu teveccühlerinden ötürüde büyük methiyetler alıp iltifatlara mazhar olmuşlardı. Zira o günkü karar vericiler bu kararlarında devletin düzenini bozmaya ve değiştirmeye teşebbüs edenleri hakkettikleri cezayı vereceklerine tam tersi yargılanmalarını engelliyerek ödüllendirmişlerdir.
Adaletin tesis edilmesinde önemli rol oynayan hassas terazinin hep ayarıyla oynanmış ve kendi ideolojik düşüncelerinin doğrultusunda kararlar vermişlerdir. Hukukun üstünlüğü ilkesi yok edilmiştir.

Dolayısıyla vatandaşın hukuka olan inancı ve güveni ne yazık ki kalmamıştır...

Ve ne acıdır ki her yıl adli tatil açılış konuşmalarında bildik  içerikli açılış konuşmaları yargıdaki ideolojik yapılaşmanın ne kadar kökleşmiş ve hastalıklı bir  yapılaşma olduğu yapılan açıklamalar  ile hakimler ve savcılar kurulunun inatçı direnişinde görülmüştür.

1980 yılında askeri darbenin yapılmasındaki esas ne sağ nede sol fraksiyonların günlerce, aylarca çatışmasından kaynaklanmış değildir. Ülkemizde yaratılan siyasi kargaşa ile asıl maksadın darbenin oluşumuna bu zemini yaratmak olduğudur. Bu bağlamda bir şekilde başarılı olunmuş ve netekim paşa (!) 12 eylül sabahı darbe yapmıştır. O gün darbenin mimarları televizyonda arzı endam eylemiş askeri müdahalenin bir zorunluluktan kaynaklandığı masalını anlatmışlardır. Bu açıklamada kısa zamanda demokrasiye geçişin sağlanacağı garantisi verilmişti. Yani o gün darbeyi yapan netekim paşa demokrasinin vazgeçilmez olduğu olgusunu kendince anlatmaya çalışmıştı. 

İşin gerçeği aslında demokrasinin yeniden tesis edilmesi değil, darbe yapanların ömürleri boyunca devlet yönetiminde yetkin ve etkin bir konumda söz sahibi olmaları ve kendilerinin dokunulmazlıklarının Anayasa ile teminat ve güvence altına alınmasını sağlamak olduğu çok iyi bilinir. Yeni bir anayasa yapılmış sözüm ona demokratik, laik toplum mutabakatı sağlanmış olduğu yalanı hep anlatılmıştır. Gerçi bu uydurmaya millet o gün baskılarla inandırılmaya çalışılmıştır. Ama bu baskılar karşısında yapılabilecek olanında imkansız olduğu o günün koşullarında acı bir gerçektir.

Şimdi bu darbe anayasasının ürünü hukuki yapılaşma bugüne kadar görülmemiş bir direniş göstermiş ve bu yapının bozulmaması içinde epey gayret sarfetmiştir. Taa ki büyük tesadüf 12 eylülde yapılan kısmi Anayasa değişikliğiyle bu katı direniş kırılmış yargının içinde bulunduğu hegemonya elitist bir gurup tarafın hakîmiyetinden alınarak daha geniş tabanlı demokratik bir yapıya dönüştürülmüştür. Demokrasilerin hakim olduğu ülkelerde yapılan milletin hakemliğine başvurmaktır. Ülkemizde de yapılması mümkün olmayan yargı kurumlarında ki yapısal değişiklik ancak referanduma gidilerek mümkün olabilmiştir. Bu elitistler tarafından çeşitli engellemelere gidilmiş fakat bu gayretleri beyhude  çırpınışlar olarak kalmıştır. Milletin hakemliğine gitme neticesinde anayasanın kısmen değiştirilmesi oylaması yapılmış ve sonuç itibariyle % 57,88 gibi iyi bir oranla kabul edilmiştir. Blok istemezükçüler ise % 42,12 gibi bir oranda kalmışlardır.

Anayasının kabulü yönünde oy veren % 58’lik kitleye hakarete varan sözler bile sarfedilmiştir.
Kafalarında yaşattıkları siyasi anlayış bu oylamayla başarılı olmamıştır.

Bu blok içerisinde bulunan derin hakim gücün oylama sonrası yaptığı açıklamaları ise demokrasiye ve ona sahip çıkanlarına duyulan kin ve nefretin hangi boyutlarda olduğunu göstermiştir. Gerçekte ise ülkemizin nasıl bir hastalıklı yapının prangasından kurtulduğunu anlatmaya yeter. 

Darbelerin demokrasiye yaptığı çelme ile her on yılda bir tökezliyen ülkemiz büyük zararlar görmüştür. Jüroktokrasinin bazı ayrıcalıklı kesiminin eseridir yargımızın içinde bulundurulmak zorunda bırakıldığı bu durum. 

Hantallaşmış bu hastalıklı yapının kokuşmuşluğu adalet çarkının ne kadar ağır ve sağlıksız işlemekte olduğunu da gözler önüne sermiştir bugün artık.

Çeşitli yerlerde gizli toplantılar yapıp sözüm onlara cumhuriyetin ve laikliğin tehlikede olduğu vurgulanmıştır. Bugünün siyasi iktidarının kafasındaki düşüncenin aslında cumhuriyeti ve laik düzeni yıkmak olduğu söylemini yandaş medyaları aracılığıyla pompalamaya çalışmaktadırlar. Sözüm onlara bu elitist hegemon yapının boş durmayıp her dönem iktidarların altını oymaya çalıştıkları bu millet tarafından çok iyi bilinmektedir!..

Tabii şimdi yine korku imparatorluğu yaratıp, cumhuriyet ve laiklik tehlikededir teranesiyle sözüm onlara bu milleti kandırmaya ve inandırmaya çalışmaktadırlar. Neyse ki artık bu millet uyandı. Artık böyle entrikalara kanmaz. Bunu olsa olsa ancak kendileri  gibi romatizmalı beyinlere inandırabilirler.

Diğer önemli bir husus da artık herkesin hem fikir olduğu haliyle yargının ağır işleyişidir.
Ne yazık ki hakkımızı arayabileceğimiz mahkemelerimiz ağır işlemektedir.

Mahkemeye hakkınızı aramaya gitseniz yargılama süresinin uzaması ile pişmanlığa girersiniz. Çünkü bugün bir dava açacak olsanız en iyimseri ile 3- 5 ay sonrasına gün verilmektedir. Birde bunun birkaç celse devam ettiğini kabul edelim.  Bir sonraki celse ise en az üç ay sonrasıdır. Yani dava iki yıl sonra ya biter ya da bitmez. Düşünün birde bunun yargıtayda ki temyiz safhası var. Senelerce bekler dururuz. Buna en somut örnek benim kazanmış olduğum bir davadır.

Davam bir iş davasıydı iki yıl sürdü ve kazandım. Karşı taraf bunu temyiz etmek için yargıtaya taşıdı. Şimdi ikinci yılı dolmak üzere olan bu davamla ilgili daha ne kadar bekleyeceğim belli değil. Kaldı ki 4857 Sayılı İş kanununda temyiz davalarının en geç iki ay içinde yargıtay ilgili dairesi tarafından sonuçlandırılması hükmü vardır.

Buradan açıkça şu görülmektedir;
Yargı sağlıklı ve çabuk işlemiyor... 
Bu inkar edilemez bir gerçek !

Fakat Yargıtay Başkanımızın geçenlerde televizyon da yaptığı konuşmayı dinleyince inanın kulaklarıma inanamadım. 

Bu açıklama yargıtayın içinde bulunduğu durumun en açık fotoğrafıdır. Tam tamına 1,5 milyon dosyanın karara bağlanması için yargıtayın tozlu arşiv raflarında beklediği açıklanmıştır. Ama bunun bugünkü haliyle karara bağlanması bile yıllarca süreceği bilinmektedir. Hatta zaman aşımı süresi ile dosyaların bir çoğu ortadan kalkacaktır. Yani ağır işleyen adli süreç neticesinde yeni bir kaos yaşanacaktır. O zaman hak hukuktan nasıl söz edilecek.

İşin en önemlisi yargıya olan güven zaten pamuk ipliği inceliğinde iken iyice bu güven bitmiş olacaktır. Burada üzerinde düşünülmesi gereken gerçek kurumların başındaki kişilerin mikrofon görünce galeyana gelip konuştuklarının manâsıdır. Bir hukuk adamının sarfetmiyeceği nitelikteki sözlerin nereye varacağı, önceden çok iyi hesaplanıp ondan sonra söylenmelidir. Gerçeği gizlemeye çalışmak kurumların başındaki bu kişilere yakışmamaktadır.
Dosya sayısının çokluğu ve bu sorunun çözümü orada dile getirilmesi gerekirken postadan kaynaklanan sorunlar ile gecikmenin yaşandığı sözleri pek inandırıcı gelmemiştir. PTT Genel Müdürünün, bu durumu açıklayan beyanatı gerçeği gözler önüne sermiştir.

Uzun lafın kısası zaman ağlanma sızlanma zamanı değildir. 

Zaman çözüm üretme vaktidir... 

Bir an evvel Yargıtay da daire sayısı ve üye hakim sayısının artırılması ile istinaf mahkemelerinin acilen kurulması kaçınılmazdır. Arşivin tozlu raflarında bekleyen milyonca dosyaların  karara bağlanması zamanıdır. Bu durumun bugünün siyasi iradesinin yalnız meselesi olmadığı bunun ortak el birliğiyle hallolması gerektiği  zamanıdır. Yeter ki kemikleşmiş siyasi düşüncenin hakim olduğu anlayışın yeni engelleri çıkarmamasıdır. Zaman onun mahkemesi bunun mahkemesi veya onun hakimi bunun hakimi değil ve en önemlisi bozmamı, onamamı istiyorsun yandaşlığı ve adam korumacılığın olmadığı zamandır. Velhasıl zaman adalete olan güvenin yeniden tesis edildiği, hukukun üstünlüğünün kanıtlandığı ve adam kayırmacılığın olmadığının ispatlanması zamanıdır. 

Hiçbir zümrenin kendi hukuklarını yaratıp yine yalnız kendi yandaşlarını koruma ve kollama yaptıkları adalet düzenini kurmama zamanıdır. 

Hukuk tekdir ve  herkes içindir. Hiç kimseye bulunduğu konum itibariyle ayrıcalık tanınamaz. Zaten hukukun temel ilkesi ve Anayasamızın 10. Maddesi herkes yasalar önünde eşittir demiyor mu? 

O halde;
Bunun uygulandığı gün gerçek adalet tecelli etmiş olacaktır. Yoksa beyhude konuşmalar hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Hülâsa, adalet mülkün temeli ise gereği yapılmalıdır. 
Yani geç gelen adalet, adalet değildir.

Yazan: Mehmet İmrek    24 Aralık 2011 
YENİ BLOG YAYINDA
TÜKETİCİ HUKUKU AKADEMİSİ
TÜKETİCİ HUKUKU AKADEMİSİ- YAYINDA - TÜKETİCİ HUKUKU AKADEMİSİ- YAYINDA - TÜKETİCİ HUKUKU AKADEMİSİ- YAYINDA - TÜKETİCİ HUKUKU AKADEMİSİ- YAYINDA - TÜKETİCİ HUKUKU AKADEMİSİ

Bizi Takip et

Facebook Takip et

Şimdi Saat

UYARI

UYARI: Mesaj gönderirken adınızı, soyadınızı mutlaka yazınız. Görüş, öneri ve şikayetlerinizi uzun yazmamaya özen gösteriniz. Özel isteklerde (Dilekçe vb. gibi) bulunmayınız, isteğiniz karşılanmaz.TÜKETİCİNİN SESİ blogspot.com